Kahraman

Salı, 30 Haz 2009 melankolikdeli Yorum yok

hayat bir roman mı ki, kahraman olmak lazım illa ki…*

Kimsenin hayatında kahraman ol(a)madım.
Kendime bile yetemezken,
başkalarının hayatında kurtarıcı rolüne nasıl bürünebilirim ki ?

(konunun 3. şahıslarla ilgisi yoktur. yazı, ilgili şarkı dinlenirken yazılmıştır.)
* Redd – Roman Kahramanı

Categories: havadan sudan Tags: ,

Karizma dediğin…

Cuma, 26 Haz 2009 melankolikdeli Yorum yok

“Ben senin bildiğin karizmalardan değilim”.

  • Kulaklıktan dinlediği rock müzik ile havaya girmenin verdiği karizma
  • Feribotta / vapurda herkesten uzak tek başına oturmanın verdiği karizma
  • Otobüste boş koltuk varken ayakta durmanın verdiği karizma
  • Yarışmalarda sorulan kelimeyi hiç harf çıkmadan bilmenin verdiği karizma
  • Bütün çocukların iyi anlaştığı “büyük” olmanın verdiği karizma
  • “Son sigara”nın kendine has karizması
  • Okulu birincilikle bitirmenin verdiği karizma
  • “Ben bu mahallenin çocuğuyum” bakışının ve duruşunun karizması.
Categories: havadan sudan Tags: ,

klasik irkek oldum been :(

Cuma, 26 Haz 2009 dikenli tel 2 Yorum

alışverişten nefret ederim. hayır, tüm erkekler gibi nefret ediyor değilim. ben, gerçekten, alışverişten nefret ederim. ama dünkü alışveriş, neredeyse yaptıklarımın en komiğiydi. saygıdeğer patron, melankolikdeli, beni kanlı canlı görmüş bir insan evladı olarak daha iyi anlayacaktır.

- kendime gömlek, pantolon ve ayakkabı aldım.

- ee ne var bunda?

- kendime beyaz yakalı bir gömlek, kumaş pantolon ve rugan ayakkabı aldım.

- ben de bir şey sanmıştım.

- sanacaksın lan tabii! bir şey çünkü!

- niye be?

- aşağıdaki paragrafa geç. bak anlatıyorum:

üstümde siyah t-shirt, siyah kot pantolon, siyah spor ayakkabılar, siyah bileklikler var. saçlar omzu geçmiş, tırnaklar uzun, ağızda sigara, püfür püfür tellendiriyorum. hani birisi beni gösterip, “geçen gece cami avlusunda kedi kesen şerefsiz satanist buydu!” dese, sorgusuz sualsiz lince uğrarım kesinlikle. biraz sonra babamla buluşacağız…

önümde 1,5 aylık bir staj macerası var. kafamda “dingonun ahrı” olarak fantezilediğim işyeri, “beyefendi henüz gelmediler mi acaba?” çığlıklarıyla uyandığım bir kabusa dönüşmüş durumda. türkçesi: işyerinin kıyafet zorunluluğu var. ve o zorunluluk, hikayemizin devamında gömlekle başlayıp rugan ayakkabılarla son bulacak…

işi gereği takım elbise giyme zorunluluğu bulunan babam, olaya işte tam bu noktada dahil oluyor. yoksa bir adet “shopping-hater”dan daha kötü bir şey varsa, o da iki adet “shopping-hater”dır. (bak işte böyle espri yapar msn adreslerinizi toplarım kızlar. hicbirkadinlasevismemisissizadam@hotmail.com ekleyin beni ok?) neyse… takım  elbise konusunda tecrübeli bir baba ve satanist görünümlü evladı ki bu iki kişinin görünüm itibariyle uyumu, süheyl-behzat ikisilinin tozunu attırır, mağazaya girer. olaylar gelişir…

önce kumaş pantolon bakılır. tecrübeli babanın da yardımıyla birkaçı seçilir ve denenir. daha giyer giymez kırışmasıyla, nasıl ütüleneceği kara kara düşünülür. eh, öğrencilik var serde. kafa buna basıyor ilk olarak. neyse… aynada bakılır kendine. görülen kocaman kıçla beraber oluşan dehşet dalgasını, hayatında ilk defa diyet yapmayı düşünen bir insanın beyninde oluşan artçı sarsıntılar takip eder. ne olurdu o sarsıntılar beyin yerine kıçta oluşsa? televizyonda reklamı yapılan, kıçına yapıştırdığında orayı zelzele oluyormuş gibi sallayıp kilo verdirdiğini iddia eden zayıflama aletlerine para vermeyi ciddi ciddi düşünmemiş olurdum… yine de alınır bir adet pantolon. lakin, akıl hala o kocaman kıç görüntüsünde kalmıştır. çarşıda, pazarda gördüğün hatunların güzel popoları bile aklında bu kadar yer etmemiştir. lan yoksa?! daha fazla uzatmasam iyi olacak galiba.

sıra gelir gömlek almaya. itiraf etmeliyim; bu çok kolaymış. sadece rengine bakıp seçiyorsun. bu kadar! tabii bu tarz kıyafetler konusunda o kadar cahilmişim ki renkleri bile şuursuzca seçtim. ama ne yapayım ulan? lise mezuniyetinden sonra takım elbisemi duvara asmış ve “daha da giymem!” demiştim. hem benim sözüm tayyip’inkilere benzemez. giymedim bir daha gerçekten… satıcı adam önümde gökkuşağı yarattı resmen ama hiç birini yakıştıramadım kendime. özellikle de üzerimde düşündüğümde…

ve ayakkabılar… en keyifli kısım… siyah, parlak ve uzun burunlu bir ayakkabı sana uzaktan göz kırpmaktadır. önce yüz vermezsin. ama o, karşılıksız bir aşka tutulmuş, zayıf, uzun, çirkin bir kız gibi, sana manalı manalı bakmaktadır. bir süre sonra dayanamaz, “n’olcak lan! bir gece ‘giyer’, sonra bir paçavra gibi kenara fırlatırım.” diye düşünmeye başlarsın. (ver hain kahkaha efektini evladım) içindeki hain duygularla beraber gidersin onun yanına. dersin; “şşşt! sen! benimle iki adım atmaya ne dersin?”. cevap gelmez ama, sen çoktan evet dediğini farzetmişsindir. “ayağını sokarsın!”. baban görür uzaktan, koşar adımlarla yanına gelir. sen utanırsın ama artık çok geçtir. baban, seni onunla yürürken yakalamıştır. işin içine aileler de karışınca ciddi düşünmek farz olur. mecburen alırsın onu, götürürsün evine. ömrünün sonuna kadar beraber yaşayacağın rugan ayakkabılara sahipsindir artık.

işte böyle sevgili dostlar. satanist görünümlü, “çok pis metalciyim abi” insanının post-modern otobüs şoförüne dönüşmesini konu alan ibretlik bir yazı okudunuz. modern zamanlar resesyonunun yarattığı kimlik bunal… eeeh yeter be! kayahan’ın “atın beni denizlere” şarkısı eşliğinde veda ediyorum sizlere. esen kalın!

Categories: havadan sudan Tags:

nikahı gelmiş “düzgün” kadın

Çarşamba, 24 Haz 2009 dikenli tel 3 Yorum

“yarın nikah günümüzü almaya gidiyoruz yuppii :D”  evet, bugünkü ilham kaynağım bu msn iletisi oldu. önce tahmin edin: sizce bunu yazan insanın cinsiyeti ne? ehehe… tamam şaka yaptım. her ortalama ve üstü zeka sahibi insan gibi “dişicaaaaan” diye bağırdınız, biliyorum. en azından ben öyle yaptım. peki ne var bunda? anlatayım…

 

bu dişican arkadaşla tanışıklığımız uzun yıllara dayansa da kendisiyle muhabbetimiz 1,5 yıl öncesinde başladı diyebilirim. o zamanlar erkek arkadaşından hayal kırıklıklarıyla ayrılmış birisiydi. bu durumda olan her hatun gibi o da kendini depresyonda zannediyor, diplerde takıldığını düşünüyordu kendi meşrebince. klasik, hatun salaklaşması sendromuna yakalanmıştı anlayacağınız.

 

bilenler bilir (mesela patron iyi bilir bunu); öyle msn’de kimseyle muhabbet başlattığım görülmemiştir. genelde konuşmayı karşı tarafın başlatmasını beklerim. o dönemler -tıpkı şimdi olduğu gibi- geceleri yaşar, gündüzleri uyurdum. her daim diplerde, acıya müptela kişiliğimi bu dişican da fark etmiş olmalı ki bir anda, onu benim uzun gecelerime eşlik ederken buldum. eh kendi durumuna benden iyi ortak olmazdı allah için.  yaşadığı hayal kırıklıklarını anlatır, ben de ona moral verirdim. hatta şöyle dediğimi çok iyi hatırlıyorum: “bak şimdi üzülüyorsun ama bu günlerin hepsi geçecek. hatta seneye ben yine böyle uzun geceleri yaşarken, sen benim yanımda olmayacaksın.” gülerdi böyle dediğim zamanlar. sonradan benim güleceğimin farkında olmadan…

 

bir süre daha muhabbetimiz sürdükten sonra, bir gece ansızın bıçakla kesilir gibi kesildi. uzun bir süre göremedim hiç kendisini. yeniden gelmesiyle anlaşıldı her şey: “çok mutluyum allahım” yazıyordu yeni iletisinde. derken nişanlanacağını öğrendim iletisinden. sonrasında da evleneceğini… ve bugünkü iletisine kadar sardık zamanı. işte bu yazının başlangıç hikayesini oluşturduk bu sayede.

 

olay çok şey anlatsa da çenemi tutamayacağımı biliyorsunuzdur. hani kadınlarla ilgili düşüncelerimden dolayı kınıyorsunuz beni, hani ben genelleme yapıyormuşum, aslında bir sürü düzgün kadın varmış ya, bugün sizin tarafınızı tutmaya karar verdim. ama sadece bugün, fazlası bünyeme zararlı. evet, bugün sizin tabirinizle “düzgün” kadınlardan bahsedelim.  

 

hımm… öncelikle düzgünün tanımını öğrenmem lazım galiba. nedir bu düzgün kadın? yenilir mi, içilir mi yoksa sevişilir mi? ne yapar bu düzgün hatun? mesela üstteki gibi erkek arkadaşından ayrılınca depresyon yaşadığını zannetmez herhalde. sonra karşısına çıkıp evlenme teklifinde bulunan ilk adamla, “fırsat bu fırsat” deyip evlenmeye kalkışan bir avare gibi de davranmaz değil mi?

 

ne yapar o zaman? hadi anlatın bana. olmak isteyip de olamadığınız kişiyi anlatın. ama bana ilkokula yeni başlamış çocuklar gibi gelip, “sen sanki çok düzgünsün!” saçmalıklarıyla vaktimi çalmayın. ben “düzgün erkek” değilim!  düzgün olan, olduğunu iddia eden, olmaya çalıştığını söyleyen zavallılar sizlersiniz! hani neredesiniz? iş lafa gelince “en bi’ süper” olan ikiyüzlü kadınlar; nerdesiniz?

Şair ceketli çocuk

Çarşamba, 24 Haz 2009 melankolikdeli Yorum yok

http://www.youtube.com/watch?v=YgfZaXv1opI
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=16265171

Her ne kadar İstanbul doğumlu olsam da memleketim Rize’dir. Karadeniz müziğini pek dinlediğimi söyleyemem. Ama üniversite döneminde hemşehrim olan ev arkadaşım sayesinde tanımıştım O’nu. Karadeniz’in hırçınlığı sesine yansımış, asice söylüyordu şarkılarını. O’nun gibisi daha gelir mi bilmem. Unutmadık seni şair ceketli çocuk !

Categories: müzik Tags: